17 Nisan 2020 Cuma

Rengarenk Yalnızlığımda Bir Asaf Gizli

Telefonu kapattıktan sonra kurulan cümleler uzun uzun kareleşti zihnimde: “ Şu Corona günlerinde hiç mi sıkılmıyorsun seda?” “Hayır pekçok aktivitem var zaman bulup yapamadığım onlarla oyalanıyorum”dedim sesimdeki keyif karşı tarafa öyle bir işlemiş olmalı ki “Yalnızlığını benimle paylaşsana bendeki aile hayatını da sen alsan ben biraz kendi halime kalsam.” dedi. 
Sonra uzun uzun canının sıkıldığından dem vurdu ve ne yapsa olmadığından...Uzun uzun anlattı ve ben dinledim. 
Zihnime kazınan ve ardılsıra kareleşen cümlelerinde özellikle bir tanesi tüm çerçeveyi kaplayıverdi:”YALNIZLIĞINI BENİMLE PAYLAŞSANA” elbette o gıpta ederek sorumluluklarının verdiği ağır yükten bir nefeslik kaçış için kurmuştu bu cümleyi. Fakat benim zihnim ,bu ara sıksık gönül hanemde demlenen Özdemir Asaf ı buyur etti yine büyük bir misafirperverlikle. Ne demişti üstat “ Yalnızlık paylaşılmaz; paylaşılsa yalnızlık olmaz” 
Sanırım 30 lu yaşların eklenerek artması ile kendiyle kurduğu bağı sağlamlaştıranlardanım ben de. 20 lerin o yoğun insan trafiğine inat 30 lar tenha,sessiz,huzurlu bir köy hayatını andırır gibi.
Yalınlığı yalnızlığımda besledikçe insanın BASİreTi yine insanlara karşı bağlıyor kendini zannımca ve BASİT yaşamak HUzurlu geliyor.
Tüm bu etkileşimde minimalist yaşamaya başladığımı farkediyorum. Az yemek, az konuşmak, az eşya, az insan ve çok kitap,çokça kahve, pekçok puzzle, inanılmaz kalem fazlalığı rengarenk kalemler ve saman kağıdından resim defteri bir de mandala kitapları... Hani yetişkinler için olan boyama kitapları (: 
Nasıl da terapotik bir etkisi var bu mandala kitaplarının anlatamam. Tek düşündüğünüz huzur eşliğinde şuraya hangi renk olsa, mavi daha çok mu damlasın şekle yoksa neonlar mı gelse?.... oluyor ve akıp gidiyor zaman içinde zamanla birlikte.
Yalnızlığın içindeki yalınlıkta sessizlik var. Sessizliğin kökeninde de ses... ama o ses bazen hatta çoğu zaman bir kuş cıvıltısı bazen naif bir müzik bazen keman sesinin yoğun olduğu klasikler bazen Bülent Ersoy nameleri bazen de Orhan Gencebay bazen Neşet Ertaş ya da Candan Erçetin ... yani demem o ki canın ne çekerse, önüne ne çıkarsa hangi sesi dilerse keyfinin kâhyası🙃
Nasıl paylaşılabilir ki yalınlık&yalnızlık....
Eğer Paylaşmaya Değer biri varsa ve gelirse kalabalığımızda yalnızlığımızı yaşatacak; saygı duyacak amenna🙏🏻
Herhalde en güzel duyguya eşlik eden olur 🤷🏻‍♀️
Velevki süreçte yalnızlık,iki kişilik kalabalığa alan 
yaratmadıysa vardır bir hikmeti demek ve zaten mutlu, sûkun olduğun anlardan bu kabul duygusunun getirdiği güzel enerji ile KEYİF balonlarını rengarenk uçuşturmak en değerli olanıdır. 🙏🏻
Teşekkürler Özdemir ASAF,
Teşekkürler sorularımdaki Cevaplara, 

Şükran🙏🏻

11 Nisan 2020 Cumartesi

Sevgili DOLUNAY Misafirim


Sevgili Dolunay Misafirim

....

Dolunay zamanlarını hep sabırsızlıkla bekleyenlerdenim ben de... Ve gökyüzünde zamanı gelince bütün olan o BİRliğini seyredalarım takî gün ışımasına bırakana kadar kendini/yerini. Öyleki bazen masmavi gökyüzünde gün ışığında adımlarım asvalt üzerinde ilerlerken vücuduma asi gelen kafam yukarı doğrultur kendini ve yine o büsbütünün gündüz haline denk gelirim; nefesime verdiği tarifi imkansız duygular eşliğinde. Sanki o ana kadar nefes almayı unutmuşumda o an Onu gördüğümde. ilk nefesimmiş gibi. Demem o ki DOLUNAY bir aşk hikayesi bende. Safiyâne bir enerji ile sıralanıverir dileklerim teker teker ve dolunay bünyesinde teker teker tümleşir BİR  oluverir hepsi.
Dedim ya hani bende bir AŞK hikayesi ayın son hali;ayın sabır hali....
Böyle bir zamandı geliverdi gönül misafirim. Ondan sonraki tüm sessizliklerini de hep bir dolunay gecesi bozuverdi “nasılsın?” Sorusu ile.
Nasıldım,,, ya da nasıl oluyordum,,, 4 mevsim misaliyim desem diyordum tam da o anda... yine tam da o anda Özdemir Asaf yürek soframa kuruluveriyor “önce özlüyorum, sonra ağlıyor akşamları küsüyor geceleri seviyorum” diyip duygu meyimize meze ediveriyordu kelimelerini. Ben ise sessiz,sûkun bir halde “iyiyiyim” e sığdırıyordum tüm mezelerimi Özdemir Asaf a mahcup muzip bir gülümseme atarken.
Dolunay misafirim bilmiyordu bazen ona kızdığımı,bazen özledğimi,bazen kalbimin normal akış hızını misli misli arttırdığını ve bilmiyordu o nasılsın dediğinde dünyadaki tüm rengarenk kelebeklerin midemde cumhuriyetlerini ilan ettiklerini.
Bilmiyordu “iyiyim” in bir “nasılsın” a esir düşerken bana düşündürdüklerini...
Sahi tüm duyguları bir insana nasıl sığdırabiliyorduk. Netliğim,sınırlarım nereye saklıyordu kendini bu anlarda?
Başına buyruk kafam vücudumdan ayrık yukarı taştığında yine, cevabı “O”rda görüveriyordu tüm netliği ile işte. Dolunay cevaplıyordu sorumu. O yusyuvarlak mükemmel hale gelene kadar geçtiği aşamaları örüntü misali gözüme kazıyarak..  Sabrını sûkutuna kat huzurunu yoluna yoldaş et ve derinliğini koru dercesine.
Sen “Sevgili” Dolunay Misafirim;
Ayın hangi halisin bilemem belki ilk belki son bilemem ama ben sende her halindeyim sanırım:)
Ama o tüm hali,son hali hariç....
BİR, bütün olabilmek için geçeceğim daha nice yollarda sen bana nesin, ne olursun yine bilemem fakat tebdil-i mekansızlıkta içerime ferahlık, düşünceme aydınlık kattığın kesin.. yüzümde oluşturduğun gülümseme ve kahkahama eşlik eden gülüşünle...
Olumlu-olumsuz tüm deneyimlerim gibi sınırlarıma girdiysen ruhsal dünyamda vardır bir hikmetin benim DOLUNAYıMa kavuşma yolumda...
Velhasıl-ı kelam DOLUNAYımız içimizde her halini yaşayarak yaşatarak bakî olsun. Hep yine,yeni, en yeni, yeniden  yürek ucumuzda “Hû”zurumuzu parlatsın ve aldığımız nefesin her anını değerli kılsın...
Ve sen iyiki varsın dolunayıma eşlik eden misafirim...

Sizin Dolunaya sığdırdıklarınıza misafir olmak umudu ile🤗

Biyo-Psiko-Sosyal Süreçten Bir Corona Geçecek

Biyo-Psiko-Sosyal Süreçten Bir “Corona” Geçerken Rollerimizin Aldığı Boyut


Keyifli Seyirler🤗👇🏼


https://m.youtube.com/watch?v=iLd4Y2Qc8fA








6 Nisan 2020 Pazartesi

AFFETMEK ÖZGÜRLEŞMEKTİR!




Kendi Dünyamızı Yaratma Becerimizin sınanadığı ve sınırlarımızın belirgin bir şekilde keskinleştiği BUGÜNlerde düşünsel hareketliliğimize farklı bir bakış açısı ile değinelim ve hep  birlikte ÖZGÜRLÜK kavramına AFETMEK kavramının İZDÜŞÜMÜ ekleyip, Kerimcan Kamal’ ın bakış açısını da dilimize pelesenk ederek ortama farklı bir nabız getirelim.

Link üzerinden keyifli düşsel SEYİRLER dilerim💜



Affetmek özgürleşmektir!
Nefreti aşmanın tek yolu var: Affetmek… Başkalarını affettiğimizde biz özgürleşiriz.” Sadece başkalarını değil, belki de en önce kendini affetmeli insan. İşte affetmek üzerine ufkunuzu açacak bir yazı… Bu biraz uzun olacak ama belki okuyacaklarınız belki bir gün sizin işinize de yarar diye düşünüyorum. Sıkılmazsanız okuyun. Ve bir gün siz de deneyin, çok rahatlayacaksınız.
Dün gece yine uyku yoktu.
Bir o oda , bir bu oda , bir bilgisayar, bir televizyon, iki sayfa şundan bundan derken yine kemiklerimden şikayetler başladı.
Gözlerim zaten küfür kıyamet .
Saç diplerim bile “git zıbar” diyor ama gel de aklıma anlat bunları.
Yatağa uzanır uzanmaz aynı film yine, yeniden başlıyor.
Bari gözlerimle barış yapayım diye banyoya gittim.
Yüzümü yıkadım.
Solum hala kapalı ama azıcık açılan sağ gözümün ucuna “o” ilişti.
Lavabonun içinde küçük, minik bir örümcek tırmanmaya çalışıp duruyordu.
Şaşkındım çünkü bu resmen Aziz Nesin’in “sekiz ayaklı Sisiphus”uydu.
Yıllar sonra onunla karşılaşmanın verdiği telaşla banyoda bir tur atmışım.
Çocukluğumun en trajik hikaye kahramanlarından biri tozlu sarı sayfalardan fışkırıp banyoma düşmüş gibiydi.
Sanki oturma odasında Küçük Prens ya da salonda Fedor amcayla karşılaşmış gibiydim.
Çocuklar için yazılmamıştır ama Sekiz ayaklı Sisiphus, Aziz Nesin’in Potin Bağı hikayesi, Bizim Köyü Deliler Baladı, Namus Gazı gibi muhteşem hikayelerinden biridir.
Küvete düşmüş bir örümceğin imkansız öyküsünü anlatır.Örümcek onca tırmanma yeteneğine rağmen küvetin kaygan ,düz zeminine tutunamaz ve mitolojideki Sisiphus(Sisyphos,Sisifos) gibi tepeye yaklaşırken yeniden aşağı düşer ama hiç vazgeçmez. Anlatıcı Aziz Nesin, hikayesini onu kurtarıp kurtarmamak üzerine kurar.
Bense üstaddan çabuk davrandım ve bir kağıt parçasının ucuyla küçük örümceği alıp pencereden salıverdim gitti.
O dakika yarı kapalı gözlerimde bir şimşek çaktı.
Aklım yıllardır ilk kez bir oh çekti.
Örümceği kurtarırken örümceği değil kendimi kurtardığımı hissettim.
Oturup orada onun işkencesini izlesem ya da suyu açıp öldürsem aklım her gece olduğu gibi yine huzur bulmayacaktı.
Ve yıllardan beri kendi kendime yaptığım işkenceyi fark ettim.
Gün ağarırken o kelime beynimde dönüp duruyordu .
“Affetmek.”
Yıllardır herkesten dinleyip durduğum ama bir türlü beceremediğim o eylem.
Affet diyordu herkes ama olmuyordu.
Sonra bir arkadaşımın verdiği şu cümleleri sakladığım yerden çıkarıp okudum.
Kime ait olduğunu bilmiyorum o yüzden adını da yazamıyorum, beni affetsin.
“Affetmek için, insanın ruhsal ve zihinsel olarak kendisini hazır hissetmesi gerekir. Çünkü affetmek bir seçimdir.
Kimsenin zorlamasıyla affetmek mümkün değildir. Affetmek bir süreçtir.
Birdenbire affedişler bile bir sürecin ürünüdür.”
Yıllardır yanlış insanlarıma hissettiğim öfkeyle yaşıyorum.
Susuyorum konuşmuyorum ama,
İdeallerimizi , hayallerimizi kendi bencillikleri uğruna mahveden ,harcayan insanlarıma olan öfkemi gece gündüz gittiğim heryere taşıyorum.
Bu öfkenin bana mücadeleye devam etme enerjisi verdiğini sanıyordum ama şimdi anlıyorum ki bu kızgınlığın ağırlığı ile tam tepeye ulaşırken yeniden aşağı düşüyorum.
Ve bu gece o örümceği kurtardıktan sonra aniden karar verdim.
Sizi affediyorum.
Başta seni affediyorum…
Seni de affediyorum…
Hepinizi tek tek affediyorum.
Affetmek kolay değildir. Fakat özgürleşmek için gereklidir. Çoğu insan affetmenin nefret ettiği kişiyi suçsuz ya da haklı bulduğu anlamına geleceğini sanır.
Oysa affetmek, geçmişteki anıların boyunduruğundan kurtulmak, yaşamımızı kontrol altında tutmasına son vermek demektir.
Affetmek, o kişiyi sevmek değil.
Affetmek, o kişiyle konuşmak zorunda olmak değil.
Affetmek, o kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil.
Affetmek, o kişinin beklentileri doğrultusunda davranmak değil.
Affetmek, o kişiyi kucaklamak değil.
Affetmek, o kişiyi suçsuz bulmak değil.
Affetmek, o kişiyi haklı bulmak değil.
Affetmek, o kişinin verdiği zararları telafi etmek için çaba göstermemek değil.
Affetmek kırgınlığın, küskünlüğün, nefretin hapishanesinden özgürlüğe kavuşmaktır.
Affetmek artık acıyı hissetmemektir.”
Sizi affediyorum.
En başta da seni…
Umarım hayat bundan sonra iyi şeyler getirir size.
Sizi artık sonsuza kadar kendimden bırakıyorum.
En son olarak da kendimi affediyorum.
Bunca yanlış insanı seçmiş olduğum ve yıllarımı harcadığım için kendime kızıyordum.
Artık kendimi affediyorum.
Aldığım tüm o yanlış kararları, hatalı tercihlerimi, hepsini affediyorum.
Bugün öğrendiklerimi başka türlü öğrenemeyecektim belki de.
Belki yine hatalar yapacağım ama aynıları olmayacak.
Bu satırları yazarken bile yaşadığım hafiflemeyi, rahatlamayı anlatamam .
Bütün sekiz ayaklı Sisiphus’larımı salıveriyorum.
Hırslarınızın ve bencilliklerinizin hücresinde yaşadığınız sonsuz işkencenize ortak olmayacağım artık, mecazen de olsa sizi öldürmek de istemiyorum eskisi gibi.
Hadi gidin ve artık rahat bırakın beni.
Sizi Allah’a havale ediyorum.
Ben sizi affediyorum.
İşte böyle önemli bir geceydi dün gece benim için.
Sabah ışıdı.
Hala biraz pus var var, gökyüzü de gri ama yeni bir gün başladı.
Buraya kadar okuyup sıkılmadıysanız size de son tavsiyem, siz de affedin.
“Nefreti aşmanın tek yolu var: Affetmek…

Başkalarını affettiğimizde biz özgürleşiriz...

11 Aralık 2018 Salı

Düşünceler Duyguları Beslerse

Şimdi muayenehane odanızda masanızın üstüne bırakacağım bir not olsun isterdim bu.Fakat bu sefer kalemimin sosyal adresinden size uzanan bir not olsun... 
Belki denk gelir de hiç tanımadığım insanlar okursa böylesine bir anı ömürlerine tomurcuklandırmak için sebep olur ellerinde.. hani olmaz da olur ya belki sizinle karşılaşırlar bir yerlerde... 
                         ...
Şu deniz ne menem bir şey hocam... sen susuyorsun o konuşuyor; aslında konuşturuyor...
O soruyor ben cevaplıyorum... karanlık bir odaya kapanan tüm düşüncelerim usulca kapısını açıveriyor.İşte öyle bir güç öyle bir dokunuş...
Yazarken kaldırdım kafamı gökyüzüne hava puslu ve soğuk; ayın ilk hali var. Bugün manzarayı satın almış gibiyim:)
Tüm gün sokaklara adımlarım naif izlerini bırakırken ardımsıra, yanımdan geçen insanları seyredaldım bir ara;varlığımdan habersiz olan ve varlıklarından habersiz olduğum onca insan...
Ve çayım demini alıp buharını tüttürürken yan masamdaki kadın: “Aslında duygular geçiyor mesela yıllar önce üzüldüğün şeye yıllar sonra baktığında duygun yitmiş oluyor farkettin mi? Bence onları canlı diri tutan düşüncelerimiz. Düşüncelerimizle besliyoruz duygularımızı” dedi... uzun uzun masama misafir ettim bu sözünü. Çok doğruydu... 
Şimdi de günün bu saatinde karşımdan vapurlar geçiyor ve yanıbaşımdan koşan insanlar...
Herkesin bir amacı var evrende varoluş çerçevesinde...ve hatta her nesnenin..
Hani anlatmıştım size bir dizide ne diyordu:“İnsan alemin küçültülmüş hali ve alem insanın açılmış hali”.
Sizin aleminizde küçücük bir zerre olsamda ben nasıl,ne yaptım da yer ettim bilmiyorum ama en büyük şansımsınız. 
Nasıl da konfor veriyor bir insanın kilometrelerce uzakta olsa dahi bir nefeslik mesafende olduğunu bilmek.. Sözün özü güvenmenin,inanmanın konforunu yaşayanlardanım...
Velhasılı kelam hocam siz benim çocukluk arkadaşım;zaman zaman mızıkçılığına şahit olduğum oyun arkadaşım:),yetişkin yanımın dert ortağı, ebeveyn yanımın en güzel rol modelisiniz ve aslında siz manevi BABALIĞIN ‘ ‘henüz’ ödülsüz kahramanısınız... 
Dilerim hakeden herkesin böyle bir dostu olsun; bir tane olsun ama son nefeslik olsun....
Çok ama çok teşekkür ederim anımı paylaştığınız için,
Çok ama çok teşekkür ederim anımı değerli kıldığınız için,
Çok ama çok teşekkür ederim değerinizle değeri arttırdığınız için,,,
ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM 
Her şey için :)


24 Mart 2018 Cumartesi


Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı/ Mark MansoN


Büyük Güç Büyük Sorumluluklar Getirir.” Doğru. Ama bu sözün daha iyi bir akış açısı var, ve gerçekten derin bir bakış açısı. Tek yapmanız gereken sözlerin yerini değiştirmek: “Büyük sorumluluklar büyük güç getirir.” “Her şeyi iyi tarafından görmek” gibi bir şey iyi gibi görünse de, gerçek şu ki hayat bazen berbattır ve yapabileceğiniz en sağlıklı şey de bunu kabul etmektir. Negatif duyguları inkâr etmek daha derin ve daha uzun ömürlü negatif duygulara ve duygusal bozukluğa neden olur. Sürekli pozitif olmak hayatın sorunları için geçerli bir çözüm değil, bir inkâr biçimidir. Doğru değerleri seçerseniz, bu sorunlar size zindelik, kuvvet ve şevk verir. Dedemin zamanına dönersek, kendini çok kötü hissettiğinde şöyle düşünürdü, “Bugün berbat bir günümdeyim. Ama n’apalım hayat böyle, ben samanları havalandırmaya devam etmeliyim.” Ama ya şimdi? Şimdi beş dakikalığına bile kendinizi çok kötü hissetseniz son derece mutlu ve harika hayatları varmış gibi sunan insanların 350 fotoğrafıyla bombardıman ediliyorsunuz, bu durumda hatanın sizde olduğunu hissetmemeniz imkânsız kuşkusuz. Değmeyecek şeyleri kafaya takmamak çok önemlidir. Dünyayı kurtaracak olan şey budur. Dünyanın bazen berbat olduğunu ama bunun da doğal olduğunu kabul ederek yaşamak gerek. Çünkü her zaman böyleydi ve her zaman da böyle olacak. Sosyal medyada her gün milyonlarca kere paylaşılan “Nasıl Mutlu Olunur” tarzı saçmalıklarda yanlış olan ve kimsenin fark etmediği şey şudur: Daha pozitif bir deneyimi arzu etmenin kendisi negatif bir deneyimdir. Ve de tam tersine, insanın negatif deneyimini kabul etmesinin kendisi pozitif bir deneyimdir. Pokerde elinde korkunç kağıtlar olan biri çok güzel eli olan birini yenebilir. Elbette eli güzel olanın kazanma ihtimali daha büyüktür, ama sonunda kazanan her oyuncunun oyun süresinde yaptığı seçimlerle belirlenir. Hayatı da aynı şekilde görüyorum. Hepimize dağıtılmış bir el var. Bazılarının eli daha iyi. Sadece kağıtlara bakarak berbat durumda olduğumuzu söylemek kolaysa da, gerçek oyun o kağıtlarla yapacağımız seçimlere, almaya karar verdiğimiz risklere ve birlikte yaşamayı seçtiğimiz sonuçlara bağlıdır. İçinde bulundukları duruma göre sürekli en iyi seçimleri yapanlar tıpkı pokerde olduğu gibi hayatta da öne çıkarlar ve illa da eline en iyi kağıtlar gelmiş olmaları gerekmez.

                                             

31 Ocak 2018 Çarşamba

Bir NoktaDa,,,

Hepimiz aşktan yorgun ayrılıyoruz aslında sonu belirsiz olanlarda,,,
Hepimizin yaşadığı duygu aynı farklı bedende farklı sürelerle,,,
Peki bir insan bir insanda bu duyguyu nasıl körükleyebiliri düşündürdü bana? Sonra sosyalleşme süreci geldi aklıma her bir birey sosyal bir varlık haline gelirkenbir noktada yolu çıkmaz sokaklardan geçiyordu ve burada aradığı her çıkmaz çıkış düşüncesi yara açıyordu varolan belki kabuk tutan belkide kabuğu koparılan her yaranın tedavisi için tutuluyordu bir umuda... ve aslında umut sandığı ışığa,,, tıpkı bir ateşböceğinin aldatıcı ışığına kapılırcasına,,, 
Yaralar üstüste gelince bir taraf kabuk bağlarken zamanla sorguluyordu ve kabuk bağlamasının verdiği sertlikle  acısı yarasını daha çabuk iyileştirirken diğeri daha iyileşmeden yaradan kendini çekmesiyle kanama başlıyordu...
Düşün ki parmakların birbirine geçmesi gibi,,, düşünkü iyileştiği an kendini çekmedi gibi ve bir taraf hem yaralı hem boşlukta kalıyordu ve bilim bunu kabul edip aşk acısı olarak duygu dünyasına buyur edebiliyordu... yas diyordu bu sürece illaki ölüm aramıyordu varkende yokluğu yaşatıyorsa ismi kaybın acısı oluveriyordu...
İnsanlar çıkmazda yolu karanlıkken ateşböceğinin ışığına kapılıp yol aramaya çalışıyordu. Sonrası ise yine bir umman ve bilinmezlik. İşin içindeki en güzel yan ise geçici ışığın da işlevini görebilmek ve aslında bedenimize yüklediği kinesteziyi farkedebilmrkte saklı sanırım,
Yaraları iyileştiren ilaçların tadının güzel olduğunu tarifleyen hiçbir yorum duymadım görmedim ben, varolan tadın acısı yaranın varlığını unutturanilecek boyutta ise ilaç bittiğinde yaranın nasıl kabuk bağladığına ve nezaman iyileştiğine şaşırır buluyorsun kendini. 
Demem o ki yaşları evladiyelik olmuş insanların acı olgunlaştırır söylemi çok da haksız değil sanırım fakat sado-mazoşist bir yapı barındırmadan ne başkasına ne de kendine bilinçli olarak yaşatmadığın sürece... herkes ve her şey ederince ve yettiği kadarı ile güzel. Ne kendine ne de başkasına ederinden fazlasını yüklememek şartı ile... şimdi sen bunu hangi duygu hangi olay için ele almış olursan ol duygunu iyikeştirmeden başkasının duygu yörüngesine girerken dikkat et ya senin yaran ya da onun ki emin ol bir noktada daha çabuk iyileşecek işin özü ise yaranın farkında olup bu noktada hayatı monolog yaşamak ve devayı içinde aramak