5 Temmuz 2020 Pazar

Bir Yabancıdan Arda Kalanlar

Yine sıradan pandemi günlerinden biriydi bugün. Biten ekmeğimi, sütümü ve sigaramı almak için market alışverişine çıktığım günlerden biri yani. Yaşayacaklarımdan habersizce... Markette ihtiyaç listeme göre rafları gezerken ağır aksak ilerleyen yaşının cüssesinden ağır olduğunu sezinlediğim bir amca bastonu ile yanımdan geçiverdi. Bir kere de değildi bu geçiş birkaç kere karşılaştık. Fakat tahmin edersiniz ki o an sıradandı benim için. Sonra kasaya geçip elimdekileri bıraktım. Sırada beklerken amca gelip önümüze geçerek kasiyerden poşet istedi. Kulağımda kulaklık, yüreğimde çalan şarkının bıraktığı izlerle bekliyordum öylece işte. Amca poşeti aldı ilerledi ve geri döndü onca insan aradından seçtiği kişiye :” Bardak aldım poşete koymama yardım eder misin?” dedi. Evet o kişi bendim. Daldığım düşüncelerden ve ne olduğunu şuan hatırlamadığım, bilmediğim bilinmezliklerle dolu andan çekip aldı beni. Aldım poşeti ve gittik. 6 adet cam bardak almış. Poşete özenli bir şekilde doldurmaya çalıştığım sırada o “ Allah razı olsun kızım” dedi o ağırlaşmış sakallarının altından yorgun sesi ile. Hepimizden diyebildim. Kasaya döndük. Ben ödemelerimi yaptıktan sonra tam kapıdan çıkarken durdum. Sırt çantamdaki karpuz ve kavunun ağırlığı elimdeki poşetin yükü yüreğime “ Seda sen bu kadar zorlanıyorsun amca o bastonu ile o cam bardakları nasıl taşıyacak?” diye fısıldıyordu. Bu iç hesaplaşmamın ardılsıra geri dönüp aldım poşeti amca ödeme yaparken. Marketten çıktık. Baktım bir pazar arabası içinde üç adet büyükçe karpuz. Bardakları oldukça itinalı bir şekilde yerleştirdim. Bu sırada:
-“ Sen nereye gidiyorsun kızım?”
-“ Yukarı doğru çıkacağım amcacım”
- “Beni kaldırımın sonrasındaki düzlüğe götürür müsün peki?
-“Tabiki”
Aramızdaki diyolog bu şekildeydi. Ve  bir “Allah razı olsun kızım” cümlesi daha aktı gönlünden diline. Kaldırımdan indikten sonra “Sen nereye gidiyorsun amca?” dedim. Anladımki kulakları oldukça az duyuyordu renkli gözlü amcanın. Hele yüzümdeki maskeden dolayı çok daha fazla zorlanıyordu. Tekrarladım sorumu ve “ Şu sokağın sonunda evim kızım.” dedi. Aldım pazar arabasını “ Haydi amca gidelim.” dedim. Başladık yürümeye. “ Kızım bardakları hep kırıyorum, ondan aldım bukadar.” dedi. Ben suspus dinliyordum. Sonra “Alaşehirliyim ben” dedi benden ses çıkmayınca sanırım bilmediğimi düşünüp “ Manisa” deme ihtiyacı hissetti. Birkaç adım sonra suskunluğunu bozdu “ Ailemi kaybettim ben. Burda kızımla kalıyorum. Elimden bardaklar düşüyor kırılıyor ellerim tutmuyor artık ve kızıyorlar bana” dedi gönlündeki hüznü sesine yansımıştı ve derin bir suskunluğu buyur etti yüzüne. “ 83 yaşındayım biliyor musun?” cümlesi ile dağıttı sessizliği sanki suçlu bulunduğu kızıldığı noktada kendini savunmak istercesine. Dayanamadım. “ Amcacım üzülme lütfen, bardaklar kırılmak içindir, kırılır elbette.” dedim. Duymadı, durdu. O an maskemi çeneme indirip ses tonumu yükselterek yine tekrarladım cümlemi. Yorgun ve yıpranmış sakallarının altında teşekkürvari bir gülümseme beliriverdi. Devam ettik yolculuğumuza. Evine vardık o kapıyı açarken basamaklardan çıkartıyordum pazar arabasını ve komşularına denk geldik teşekkürlerle aldılar arabayı elimden. Amcanın dilinde dualar...  Allah’ a emanet edip amcayı, ayrıldım binadan. Düşündüm. Amca ailemi kaybettim demişti ama kızıyla yaşıyordu. Demekki dedim amcanın ailesi karısı imiş. Karısı bu dünyadan göçünce ailesini kaybetmiş. Kızına hiç kızmadım çünkü çocukluğunu ve bu amcanın nasıl bir baba olduğunu bilmiyordum. Kız ne yaşadı, ne yaşıyor bilmiyordum. Eleştirmek, kızmak haddim ve hakkım değildi. Sadece amcanın ailemi kaybettim lafı dönüp durdu gönül evimde. Dua ettim düşüncelerimdeki yoğunluk arasında:“ Mutlu ol amcacım. AileM diyebileceğin ve kaybettiğine üzüldüğün bir AİLEN olmuş. Bu dünyada gönlüne ferahlık misafir olsun. Huzur nefesin olsun. Zahir için sağlıkla, ele ayağa düşmeden, AŞK ile kavuşursun inşaallah sevdiceğine. “
                                                    ...

Amacım yardım ettim düşüncesindeki etik dışı çiğliği ve çirkinliği vurgulamak değil. Bunu hikaye etmek hiç değil... Amacım eşine olan özlemini, ailemi kaybettim lafındaki derin anlamı paylaşmak aslında. Herkesin bir hikayesi var. Bu yabancının upuzun ömründen kısacık yolculuğumuzda bana ve heybeme bıraktığı hikayesi...
Maviş gözlü, sakalları pamuk amca yüreği buruk özlem kokan anlardan geçiyor olsa da nasıl şanslı olduğunu biliyor muydu acaba?
İşte böyle bir gündü payıma düşen. Eşlerin “aileM” olabileceği umut ışığı yayılsın hepimizin üzerine. Çünkü bilinen; anne ve babalar birbirini sahiplenmeyince, ailem demeyince çocuklar hep bir eksik hep bir aile dışı kalıyor.
Darısı başımıza 🙏🏻 🤗


14 Mayıs 2020 Perşembe

Enerji Kaynağımız Nerden Gelir?

Bio-Psiko-Sosyal bir süreç olan Covid-19 perspektifinde ENERJİ SANTRALİ KAYNAĞI ANNEliğe biyolojik ve psikolojik bir bakış.
“Annem gibi bir anne olmak istemiyorum” diyenler ya da “anneliğini zaman zaman sorgulayanlar” için değişmeyen tek şey değişimin kendisidir diyoruz.
Keyifli Düşünsel Seyirler. 👇🏼



https://m.youtube.com/watch?v=QWMp8yvYtug

7 Mayıs 2020 Perşembe

İyilik Halimin Sürdürülebilirliği Üzerine Birkaç Söylem

Kendi “İyilik” halimi nasıl sürdürebilirim?
Sürdürmeli miyim?
BiyoPsikoSosyal Varlık olan bizlerin bu süreçte iyilik hali mümkün mü?
Cevapları linkteki videomuzda👇🏼
Keyifli Seyirler🙏🏻




https://m.youtube.com/watch?v=wKbGK2BFmIw

17 Nisan 2020 Cuma

Rengarenk Yalnızlığımda Bir Asaf Gizli

Telefonu kapattıktan sonra kurulan cümleler uzun uzun kareleşti zihnimde: “ Şu Corona günlerinde hiç mi sıkılmıyorsun seda?” “Hayır pekçok aktivitem var zaman bulup yapamadığım onlarla oyalanıyorum”dedim sesimdeki keyif karşı tarafa öyle bir işlemiş olmalı ki “Yalnızlığını benimle paylaşsana bendeki aile hayatını da sen alsan ben biraz kendi halime kalsam.” dedi. 
Sonra uzun uzun canının sıkıldığından dem vurdu ve ne yapsa olmadığından...Uzun uzun anlattı ve ben dinledim. 
Zihnime kazınan ve ardılsıra kareleşen cümlelerinde özellikle bir tanesi tüm çerçeveyi kaplayıverdi:”YALNIZLIĞINI BENİMLE PAYLAŞSANA” elbette o gıpta ederek sorumluluklarının verdiği ağır yükten bir nefeslik kaçış için kurmuştu bu cümleyi. Fakat benim zihnim ,bu ara sıksık gönül hanemde demlenen Özdemir Asaf ı buyur etti yine büyük bir misafirperverlikle. Ne demişti üstat “ Yalnızlık paylaşılmaz; paylaşılsa yalnızlık olmaz” 
Sanırım 30 lu yaşların eklenerek artması ile kendiyle kurduğu bağı sağlamlaştıranlardanım ben de. 20 lerin o yoğun insan trafiğine inat 30 lar tenha,sessiz,huzurlu bir köy hayatını andırır gibi.
Yalınlığı yalnızlığımda besledikçe insanın BASİreTi yine insanlara karşı bağlıyor kendini zannımca ve BASİT yaşamak HUzurlu geliyor.
Tüm bu etkileşimde minimalist yaşamaya başladığımı farkediyorum. Az yemek, az konuşmak, az eşya, az insan ve çok kitap,çokça kahve, pekçok puzzle, inanılmaz kalem fazlalığı rengarenk kalemler ve saman kağıdından resim defteri bir de mandala kitapları... Hani yetişkinler için olan boyama kitapları (: 
Nasıl da terapotik bir etkisi var bu mandala kitaplarının anlatamam. Tek düşündüğünüz huzur eşliğinde şuraya hangi renk olsa, mavi daha çok mu damlasın şekle yoksa neonlar mı gelse?.... oluyor ve akıp gidiyor zaman içinde zamanla birlikte.
Yalnızlığın içindeki yalınlıkta sessizlik var. Sessizliğin kökeninde de ses... ama o ses bazen hatta çoğu zaman bir kuş cıvıltısı bazen naif bir müzik bazen keman sesinin yoğun olduğu klasikler bazen Bülent Ersoy nameleri bazen de Orhan Gencebay bazen Neşet Ertaş ya da Candan Erçetin ... yani demem o ki canın ne çekerse, önüne ne çıkarsa hangi sesi dilerse keyfinin kâhyası🙃
Nasıl paylaşılabilir ki yalınlık&yalnızlık....
Eğer Paylaşmaya Değer biri varsa ve gelirse kalabalığımızda yalnızlığımızı yaşatacak; saygı duyacak amenna🙏🏻
Herhalde en güzel duyguya eşlik eden olur 🤷🏻‍♀️
Velevki süreçte yalnızlık,iki kişilik kalabalığa alan 
yaratmadıysa vardır bir hikmeti demek ve zaten mutlu, sûkun olduğun anlardan bu kabul duygusunun getirdiği güzel enerji ile KEYİF balonlarını rengarenk uçuşturmak en değerli olanıdır. 🙏🏻
Teşekkürler Özdemir ASAF,
Teşekkürler sorularımdaki Cevaplara, 

Şükran🙏🏻

11 Nisan 2020 Cumartesi

Sevgili DOLUNAY Misafirim


Sevgili Dolunay Misafirim

....

Dolunay zamanlarını hep sabırsızlıkla bekleyenlerdenim ben de... Ve gökyüzünde zamanı gelince bütün olan o BİRliğini seyredalarım takî gün ışımasına bırakana kadar kendini/yerini. Öyleki bazen masmavi gökyüzünde gün ışığında adımlarım asvalt üzerinde ilerlerken vücuduma asi gelen kafam yukarı doğrultur kendini ve yine o büsbütünün gündüz haline denk gelirim; nefesime verdiği tarifi imkansız duygular eşliğinde. Sanki o ana kadar nefes almayı unutmuşumda o an Onu gördüğümde. ilk nefesimmiş gibi. Demem o ki DOLUNAY bir aşk hikayesi bende. Safiyâne bir enerji ile sıralanıverir dileklerim teker teker ve dolunay bünyesinde teker teker tümleşir BİR  oluverir hepsi.
Dedim ya hani bende bir AŞK hikayesi ayın son hali;ayın sabır hali....
Böyle bir zamandı geliverdi gönül misafirim. Ondan sonraki tüm sessizliklerini de hep bir dolunay gecesi bozuverdi “nasılsın?” Sorusu ile.
Nasıldım,,, ya da nasıl oluyordum,,, 4 mevsim misaliyim desem diyordum tam da o anda... yine tam da o anda Özdemir Asaf yürek soframa kuruluveriyor “önce özlüyorum, sonra ağlıyor akşamları küsüyor geceleri seviyorum” diyip duygu meyimize meze ediveriyordu kelimelerini. Ben ise sessiz,sûkun bir halde “iyiyiyim” e sığdırıyordum tüm mezelerimi Özdemir Asaf a mahcup muzip bir gülümseme atarken.
Dolunay misafirim bilmiyordu bazen ona kızdığımı,bazen özledğimi,bazen kalbimin normal akış hızını misli misli arttırdığını ve bilmiyordu o nasılsın dediğinde dünyadaki tüm rengarenk kelebeklerin midemde cumhuriyetlerini ilan ettiklerini.
Bilmiyordu “iyiyim” in bir “nasılsın” a esir düşerken bana düşündürdüklerini...
Sahi tüm duyguları bir insana nasıl sığdırabiliyorduk. Netliğim,sınırlarım nereye saklıyordu kendini bu anlarda?
Başına buyruk kafam vücudumdan ayrık yukarı taştığında yine, cevabı “O”rda görüveriyordu tüm netliği ile işte. Dolunay cevaplıyordu sorumu. O yusyuvarlak mükemmel hale gelene kadar geçtiği aşamaları örüntü misali gözüme kazıyarak..  Sabrını sûkutuna kat huzurunu yoluna yoldaş et ve derinliğini koru dercesine.
Sen “Sevgili” Dolunay Misafirim;
Ayın hangi halisin bilemem belki ilk belki son bilemem ama ben sende her halindeyim sanırım:)
Ama o tüm hali,son hali hariç....
BİR, bütün olabilmek için geçeceğim daha nice yollarda sen bana nesin, ne olursun yine bilemem fakat tebdil-i mekansızlıkta içerime ferahlık, düşünceme aydınlık kattığın kesin.. yüzümde oluşturduğun gülümseme ve kahkahama eşlik eden gülüşünle...
Olumlu-olumsuz tüm deneyimlerim gibi sınırlarıma girdiysen ruhsal dünyamda vardır bir hikmetin benim DOLUNAYıMa kavuşma yolumda...
Velhasıl-ı kelam DOLUNAYımız içimizde her halini yaşayarak yaşatarak bakî olsun. Hep yine,yeni, en yeni, yeniden  yürek ucumuzda “Hû”zurumuzu parlatsın ve aldığımız nefesin her anını değerli kılsın...
Ve sen iyiki varsın dolunayıma eşlik eden misafirim...

Sizin Dolunaya sığdırdıklarınıza misafir olmak umudu ile🤗

Biyo-Psiko-Sosyal Süreçten Bir Corona Geçecek

Biyo-Psiko-Sosyal Süreçten Bir “Corona” Geçerken Rollerimizin Aldığı Boyut


Keyifli Seyirler🤗👇🏼


https://m.youtube.com/watch?v=iLd4Y2Qc8fA








6 Nisan 2020 Pazartesi

AFFETMEK ÖZGÜRLEŞMEKTİR!




Kendi Dünyamızı Yaratma Becerimizin sınanadığı ve sınırlarımızın belirgin bir şekilde keskinleştiği BUGÜNlerde düşünsel hareketliliğimize farklı bir bakış açısı ile değinelim ve hep  birlikte ÖZGÜRLÜK kavramına AFETMEK kavramının İZDÜŞÜMÜ ekleyip, Kerimcan Kamal’ ın bakış açısını da dilimize pelesenk ederek ortama farklı bir nabız getirelim.

Link üzerinden keyifli düşsel SEYİRLER dilerim💜



Affetmek özgürleşmektir!
Nefreti aşmanın tek yolu var: Affetmek… Başkalarını affettiğimizde biz özgürleşiriz.” Sadece başkalarını değil, belki de en önce kendini affetmeli insan. İşte affetmek üzerine ufkunuzu açacak bir yazı… Bu biraz uzun olacak ama belki okuyacaklarınız belki bir gün sizin işinize de yarar diye düşünüyorum. Sıkılmazsanız okuyun. Ve bir gün siz de deneyin, çok rahatlayacaksınız.
Dün gece yine uyku yoktu.
Bir o oda , bir bu oda , bir bilgisayar, bir televizyon, iki sayfa şundan bundan derken yine kemiklerimden şikayetler başladı.
Gözlerim zaten küfür kıyamet .
Saç diplerim bile “git zıbar” diyor ama gel de aklıma anlat bunları.
Yatağa uzanır uzanmaz aynı film yine, yeniden başlıyor.
Bari gözlerimle barış yapayım diye banyoya gittim.
Yüzümü yıkadım.
Solum hala kapalı ama azıcık açılan sağ gözümün ucuna “o” ilişti.
Lavabonun içinde küçük, minik bir örümcek tırmanmaya çalışıp duruyordu.
Şaşkındım çünkü bu resmen Aziz Nesin’in “sekiz ayaklı Sisiphus”uydu.
Yıllar sonra onunla karşılaşmanın verdiği telaşla banyoda bir tur atmışım.
Çocukluğumun en trajik hikaye kahramanlarından biri tozlu sarı sayfalardan fışkırıp banyoma düşmüş gibiydi.
Sanki oturma odasında Küçük Prens ya da salonda Fedor amcayla karşılaşmış gibiydim.
Çocuklar için yazılmamıştır ama Sekiz ayaklı Sisiphus, Aziz Nesin’in Potin Bağı hikayesi, Bizim Köyü Deliler Baladı, Namus Gazı gibi muhteşem hikayelerinden biridir.
Küvete düşmüş bir örümceğin imkansız öyküsünü anlatır.Örümcek onca tırmanma yeteneğine rağmen küvetin kaygan ,düz zeminine tutunamaz ve mitolojideki Sisiphus(Sisyphos,Sisifos) gibi tepeye yaklaşırken yeniden aşağı düşer ama hiç vazgeçmez. Anlatıcı Aziz Nesin, hikayesini onu kurtarıp kurtarmamak üzerine kurar.
Bense üstaddan çabuk davrandım ve bir kağıt parçasının ucuyla küçük örümceği alıp pencereden salıverdim gitti.
O dakika yarı kapalı gözlerimde bir şimşek çaktı.
Aklım yıllardır ilk kez bir oh çekti.
Örümceği kurtarırken örümceği değil kendimi kurtardığımı hissettim.
Oturup orada onun işkencesini izlesem ya da suyu açıp öldürsem aklım her gece olduğu gibi yine huzur bulmayacaktı.
Ve yıllardan beri kendi kendime yaptığım işkenceyi fark ettim.
Gün ağarırken o kelime beynimde dönüp duruyordu .
“Affetmek.”
Yıllardır herkesten dinleyip durduğum ama bir türlü beceremediğim o eylem.
Affet diyordu herkes ama olmuyordu.
Sonra bir arkadaşımın verdiği şu cümleleri sakladığım yerden çıkarıp okudum.
Kime ait olduğunu bilmiyorum o yüzden adını da yazamıyorum, beni affetsin.
“Affetmek için, insanın ruhsal ve zihinsel olarak kendisini hazır hissetmesi gerekir. Çünkü affetmek bir seçimdir.
Kimsenin zorlamasıyla affetmek mümkün değildir. Affetmek bir süreçtir.
Birdenbire affedişler bile bir sürecin ürünüdür.”
Yıllardır yanlış insanlarıma hissettiğim öfkeyle yaşıyorum.
Susuyorum konuşmuyorum ama,
İdeallerimizi , hayallerimizi kendi bencillikleri uğruna mahveden ,harcayan insanlarıma olan öfkemi gece gündüz gittiğim heryere taşıyorum.
Bu öfkenin bana mücadeleye devam etme enerjisi verdiğini sanıyordum ama şimdi anlıyorum ki bu kızgınlığın ağırlığı ile tam tepeye ulaşırken yeniden aşağı düşüyorum.
Ve bu gece o örümceği kurtardıktan sonra aniden karar verdim.
Sizi affediyorum.
Başta seni affediyorum…
Seni de affediyorum…
Hepinizi tek tek affediyorum.
Affetmek kolay değildir. Fakat özgürleşmek için gereklidir. Çoğu insan affetmenin nefret ettiği kişiyi suçsuz ya da haklı bulduğu anlamına geleceğini sanır.
Oysa affetmek, geçmişteki anıların boyunduruğundan kurtulmak, yaşamımızı kontrol altında tutmasına son vermek demektir.
Affetmek, o kişiyi sevmek değil.
Affetmek, o kişiyle konuşmak zorunda olmak değil.
Affetmek, o kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil.
Affetmek, o kişinin beklentileri doğrultusunda davranmak değil.
Affetmek, o kişiyi kucaklamak değil.
Affetmek, o kişiyi suçsuz bulmak değil.
Affetmek, o kişiyi haklı bulmak değil.
Affetmek, o kişinin verdiği zararları telafi etmek için çaba göstermemek değil.
Affetmek kırgınlığın, küskünlüğün, nefretin hapishanesinden özgürlüğe kavuşmaktır.
Affetmek artık acıyı hissetmemektir.”
Sizi affediyorum.
En başta da seni…
Umarım hayat bundan sonra iyi şeyler getirir size.
Sizi artık sonsuza kadar kendimden bırakıyorum.
En son olarak da kendimi affediyorum.
Bunca yanlış insanı seçmiş olduğum ve yıllarımı harcadığım için kendime kızıyordum.
Artık kendimi affediyorum.
Aldığım tüm o yanlış kararları, hatalı tercihlerimi, hepsini affediyorum.
Bugün öğrendiklerimi başka türlü öğrenemeyecektim belki de.
Belki yine hatalar yapacağım ama aynıları olmayacak.
Bu satırları yazarken bile yaşadığım hafiflemeyi, rahatlamayı anlatamam .
Bütün sekiz ayaklı Sisiphus’larımı salıveriyorum.
Hırslarınızın ve bencilliklerinizin hücresinde yaşadığınız sonsuz işkencenize ortak olmayacağım artık, mecazen de olsa sizi öldürmek de istemiyorum eskisi gibi.
Hadi gidin ve artık rahat bırakın beni.
Sizi Allah’a havale ediyorum.
Ben sizi affediyorum.
İşte böyle önemli bir geceydi dün gece benim için.
Sabah ışıdı.
Hala biraz pus var var, gökyüzü de gri ama yeni bir gün başladı.
Buraya kadar okuyup sıkılmadıysanız size de son tavsiyem, siz de affedin.
“Nefreti aşmanın tek yolu var: Affetmek…

Başkalarını affettiğimizde biz özgürleşiriz...

11 Aralık 2018 Salı

Düşünceler Duyguları Beslerse

Şimdi muayenehane odanızda masanızın üstüne bırakacağım bir not olsun isterdim bu.Fakat bu sefer kalemimin sosyal adresinden size uzanan bir not olsun... 
Belki denk gelir de hiç tanımadığım insanlar okursa böylesine bir anı ömürlerine tomurcuklandırmak için sebep olur ellerinde.. hani olmaz da olur ya belki sizinle karşılaşırlar bir yerlerde... 
                         ...
Şu deniz ne menem bir şey hocam... sen susuyorsun o konuşuyor; aslında konuşturuyor...
O soruyor ben cevaplıyorum... karanlık bir odaya kapanan tüm düşüncelerim usulca kapısını açıveriyor.İşte öyle bir güç öyle bir dokunuş...
Yazarken kaldırdım kafamı gökyüzüne hava puslu ve soğuk; ayın ilk hali var. Bugün manzarayı satın almış gibiyim:)
Tüm gün sokaklara adımlarım naif izlerini bırakırken ardımsıra, yanımdan geçen insanları seyredaldım bir ara;varlığımdan habersiz olan ve varlıklarından habersiz olduğum onca insan...
Ve çayım demini alıp buharını tüttürürken yan masamdaki kadın: “Aslında duygular geçiyor mesela yıllar önce üzüldüğün şeye yıllar sonra baktığında duygun yitmiş oluyor farkettin mi? Bence onları canlı diri tutan düşüncelerimiz. Düşüncelerimizle besliyoruz duygularımızı” dedi... uzun uzun masama misafir ettim bu sözünü. Çok doğruydu... 
Şimdi de günün bu saatinde karşımdan vapurlar geçiyor ve yanıbaşımdan koşan insanlar...
Herkesin bir amacı var evrende varoluş çerçevesinde...ve hatta her nesnenin..
Hani anlatmıştım size bir dizide ne diyordu:“İnsan alemin küçültülmüş hali ve alem insanın açılmış hali”.
Sizin aleminizde küçücük bir zerre olsamda ben nasıl,ne yaptım da yer ettim bilmiyorum ama en büyük şansımsınız. 
Nasıl da konfor veriyor bir insanın kilometrelerce uzakta olsa dahi bir nefeslik mesafende olduğunu bilmek.. Sözün özü güvenmenin,inanmanın konforunu yaşayanlardanım...
Velhasılı kelam hocam siz benim çocukluk arkadaşım;zaman zaman mızıkçılığına şahit olduğum oyun arkadaşım:),yetişkin yanımın dert ortağı, ebeveyn yanımın en güzel rol modelisiniz ve aslında siz manevi BABALIĞIN ‘ ‘henüz’ ödülsüz kahramanısınız... 
Dilerim hakeden herkesin böyle bir dostu olsun; bir tane olsun ama son nefeslik olsun....
Çok ama çok teşekkür ederim anımı paylaştığınız için,
Çok ama çok teşekkür ederim anımı değerli kıldığınız için,
Çok ama çok teşekkür ederim değerinizle değeri arttırdığınız için,,,
ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM 
Her şey için :)


24 Mart 2018 Cumartesi


Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı/ Mark MansoN


Büyük Güç Büyük Sorumluluklar Getirir.” Doğru. Ama bu sözün daha iyi bir akış açısı var, ve gerçekten derin bir bakış açısı. Tek yapmanız gereken sözlerin yerini değiştirmek: “Büyük sorumluluklar büyük güç getirir.” “Her şeyi iyi tarafından görmek” gibi bir şey iyi gibi görünse de, gerçek şu ki hayat bazen berbattır ve yapabileceğiniz en sağlıklı şey de bunu kabul etmektir. Negatif duyguları inkâr etmek daha derin ve daha uzun ömürlü negatif duygulara ve duygusal bozukluğa neden olur. Sürekli pozitif olmak hayatın sorunları için geçerli bir çözüm değil, bir inkâr biçimidir. Doğru değerleri seçerseniz, bu sorunlar size zindelik, kuvvet ve şevk verir. Dedemin zamanına dönersek, kendini çok kötü hissettiğinde şöyle düşünürdü, “Bugün berbat bir günümdeyim. Ama n’apalım hayat böyle, ben samanları havalandırmaya devam etmeliyim.” Ama ya şimdi? Şimdi beş dakikalığına bile kendinizi çok kötü hissetseniz son derece mutlu ve harika hayatları varmış gibi sunan insanların 350 fotoğrafıyla bombardıman ediliyorsunuz, bu durumda hatanın sizde olduğunu hissetmemeniz imkânsız kuşkusuz. Değmeyecek şeyleri kafaya takmamak çok önemlidir. Dünyayı kurtaracak olan şey budur. Dünyanın bazen berbat olduğunu ama bunun da doğal olduğunu kabul ederek yaşamak gerek. Çünkü her zaman böyleydi ve her zaman da böyle olacak. Sosyal medyada her gün milyonlarca kere paylaşılan “Nasıl Mutlu Olunur” tarzı saçmalıklarda yanlış olan ve kimsenin fark etmediği şey şudur: Daha pozitif bir deneyimi arzu etmenin kendisi negatif bir deneyimdir. Ve de tam tersine, insanın negatif deneyimini kabul etmesinin kendisi pozitif bir deneyimdir. Pokerde elinde korkunç kağıtlar olan biri çok güzel eli olan birini yenebilir. Elbette eli güzel olanın kazanma ihtimali daha büyüktür, ama sonunda kazanan her oyuncunun oyun süresinde yaptığı seçimlerle belirlenir. Hayatı da aynı şekilde görüyorum. Hepimize dağıtılmış bir el var. Bazılarının eli daha iyi. Sadece kağıtlara bakarak berbat durumda olduğumuzu söylemek kolaysa da, gerçek oyun o kağıtlarla yapacağımız seçimlere, almaya karar verdiğimiz risklere ve birlikte yaşamayı seçtiğimiz sonuçlara bağlıdır. İçinde bulundukları duruma göre sürekli en iyi seçimleri yapanlar tıpkı pokerde olduğu gibi hayatta da öne çıkarlar ve illa da eline en iyi kağıtlar gelmiş olmaları gerekmez.

                                             

31 Ocak 2018 Çarşamba

Bir NoktaDa,,,

Hepimiz aşktan yorgun ayrılıyoruz aslında sonu belirsiz olanlarda,,,
Hepimizin yaşadığı duygu aynı farklı bedende farklı sürelerle,,,
Peki bir insan bir insanda bu duyguyu nasıl körükleyebiliri düşündürdü bana? Sonra sosyalleşme süreci geldi aklıma her bir birey sosyal bir varlık haline gelirkenbir noktada yolu çıkmaz sokaklardan geçiyordu ve burada aradığı her çıkmaz çıkış düşüncesi yara açıyordu varolan belki kabuk tutan belkide kabuğu koparılan her yaranın tedavisi için tutuluyordu bir umuda... ve aslında umut sandığı ışığa,,, tıpkı bir ateşböceğinin aldatıcı ışığına kapılırcasına,,, 
Yaralar üstüste gelince bir taraf kabuk bağlarken zamanla sorguluyordu ve kabuk bağlamasının verdiği sertlikle  acısı yarasını daha çabuk iyileştirirken diğeri daha iyileşmeden yaradan kendini çekmesiyle kanama başlıyordu...
Düşün ki parmakların birbirine geçmesi gibi,,, düşünkü iyileştiği an kendini çekmedi gibi ve bir taraf hem yaralı hem boşlukta kalıyordu ve bilim bunu kabul edip aşk acısı olarak duygu dünyasına buyur edebiliyordu... yas diyordu bu sürece illaki ölüm aramıyordu varkende yokluğu yaşatıyorsa ismi kaybın acısı oluveriyordu...
İnsanlar çıkmazda yolu karanlıkken ateşböceğinin ışığına kapılıp yol aramaya çalışıyordu. Sonrası ise yine bir umman ve bilinmezlik. İşin içindeki en güzel yan ise geçici ışığın da işlevini görebilmek ve aslında bedenimize yüklediği kinesteziyi farkedebilmrkte saklı sanırım,
Yaraları iyileştiren ilaçların tadının güzel olduğunu tarifleyen hiçbir yorum duymadım görmedim ben, varolan tadın acısı yaranın varlığını unutturanilecek boyutta ise ilaç bittiğinde yaranın nasıl kabuk bağladığına ve nezaman iyileştiğine şaşırır buluyorsun kendini. 
Demem o ki yaşları evladiyelik olmuş insanların acı olgunlaştırır söylemi çok da haksız değil sanırım fakat sado-mazoşist bir yapı barındırmadan ne başkasına ne de kendine bilinçli olarak yaşatmadığın sürece... herkes ve her şey ederince ve yettiği kadarı ile güzel. Ne kendine ne de başkasına ederinden fazlasını yüklememek şartı ile... şimdi sen bunu hangi duygu hangi olay için ele almış olursan ol duygunu iyikeştirmeden başkasının duygu yörüngesine girerken dikkat et ya senin yaran ya da onun ki emin ol bir noktada daha çabuk iyileşecek işin özü ise yaranın farkında olup bu noktada hayatı monolog yaşamak ve devayı içinde aramak

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Tek Günüm var; o da Bugün

"Modern dünya" denilen pekçok defa karşımıza çıkan sosyal sürecin aşamalarından gelişmişliği(!) anlatan kavram...Açıkcası çok da doğu ve batı  toplumların sosyolojik sentezine dokunmadan yazacağım bu yazımı... Modernite sonrası/ilerisi bir dönemmiş şu yaşadığımız dönem: Postmodernizim.... Bana ise diğer yaklaşım yakın geliyor; tükenmişlik sendromu dönemi... 
Verdiğimiz değerlere bakıyorum eşyaya insana hepsinden öte kendimize... Ne istediğini bilmeyen buna rağmen mutluluk kovalayan bireyler olduk. Kendimize özümüze yabancılaşmanın sancısı devam ederken mutluluk için şemalar kılıflar uydurduk... Hangi toplum nekadar mutlu, bireyin mutluluğuna giden yollar, mutluluğu mu arıyorsunuz? 
Sorun odaklı tüm yaklaşımlar gibi... Dikkat ettiniz mi çevrenize özellikle güncel olaylarda! Herkes sorunu anlatıyor yanayakıla kendi çerçevesinden kendi dünyasından ;sosyal medyada soruna yönelik çığlıklar atıyor bir de farklı bakış açıları olursa yorumlarla tartışıyor!!! peki çözüm? Çözüm için atılan adım? 

Sorgulamadan sonra Beklenilen Çözüm... 

Tabiki de sorunu tanımak tanımlamak ve bilmek çok önemli; fakat bu bizi bir adım sonrasına götürebilmeli... 
Yapılan tüm istatistiki çalışmalar...Sosyal süreçte görünen o ki çözüme ulaş(a)mıyor! 
Tüm bunlar düşünce süzgecimden akarken birden nerden geldiğini anlamadığım bir kelebek ilişti gözüme... Tek günlük koca bir hayat.... Bir de koca bir hayat içinde tek günlük arayış... 
Uzun denebilecek(kişiden kişiye değişebilir) bir yaşayışta tükkettiklerimize bakmak lazım... Yediklerimiz giydiklerimiz yanımıza yol arkadaşı yaptıklarımız... Tüketiyoruz her şeyi belki yavaş yavaş belki çabucak... 
"İnsan sosyal bir varlık" tabiki de tüm sosyal süreçten etkilenmemiz normal ama bize hakim olmasına nekadar izin verdiğimiz önem arzediyor.... 
Kendini tanımalı insan,ne istediğini bilmeli. Belkiler keşkeler olmazsa olmazlarımız ve beni ben yapan tecrübeleri katan olgular... 
Geçmişin amacı geçmek değil, iz bırakmak her yeni yıl yeni bir "ben" e kapı açarken kendimi tanıdığım izlerim olmalı avucumda...
Bir kelebek misali tırtıl çabası ile muhteşem bir görünümde(benliğini tamamlamış olma yolunda) hayatın keşfine çıkmak lazım...
Çünkü elimizde tek gün var bizim 
de; o da bugün... Süreç getirsin istediğini;yetmesin post(ileri) olarak sunsun önümüze dilini... Biz kendi dilimizi seslendirelim... Yankısının devasalığını hesaba katarak...
Ömür yankınızın güzel döneceği bir süreç için ilk adımı atmaya ne dersiniz
 (;

16 Haziran 2016 Perşembe

Ayrılığın Diğer Parçası Heybemde

"O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir,
büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,dokunulası ipekten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,kartvizitinde “onca ayrılığın birinci dereceden failidir” denmeseydi eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini tutmak isterse…

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!

Can Yücel

....

İnce bir sızı ile başlar varlıkta yokluğu yaşamak... Bütün deyimler bir bir anlamını bulur sözlüklere ihtiyaç duyulmaksızın... Mesela buram buram yaşarsın "burnunun direği sızlamak" deyimininin aklına serilen her film karesindeki gerçekliğini... 

İçinde volkanlar patlıyor hissi yaşar söndürmenin yolunu bulamazsın; belki de bitenlerin inanışını yaşamak için bulmak istemezsin sönmenin yolunu...çünkü her nefes alışını verişinle başlatırsın öldüm zanneder tekrar yaşarsın... 

Her telefon çalışı azaptır eline alıp karşılaştığın isim sonucu... Hüsranlar buyur edilendir yalnızlığın akıl almaz boşluğuna. Tüm dünya sessizliğe boğulmuştur sanki bir tek kişinin gidişi ile. Dondurursun zamanı...Zaten takibinde de olamadığın bir akış başlar... Günlerden ne,ayın kaçı... Bildiğin tek tarih,tek saat ve tek gün gidişin/terk edilişin dilimidir... 

Her gece duyguna misafir;her gün geçmek bilmez an birikimi... Önceleri dayanılması zor gelir adımlarını paylaştığın sokaklar,caddeler,oturduğun kafeler...günün yeterince "an"yüklüdür zaten,aklına kazınanları yerinde yaşamak istemez kaçınırsın... Belkilerine sığınıp... 

Algılar sadece yitirilene çalışır. Her insan O'nun bir parçasını taşıyordur sanki. Bu mont...? O mu yoksa, bu saç, bu yürüyüş, bu ses... O mu? Bir an dönüp bakarsın tanıdık bir bakış... Hüsran hüznün yüzü ile tam karşındadır... Gözlerin buğulanır boğazın düğümlenir... Susarsın... İçinde patlayan çığlıklarını sade ve sadece sen duyarsın... Ve yine susarsın... O'nun yokluğu en acı şekliyle karşındadır. 

Ne tuhaftır oysaki yokluğu hissedebilmek... Bilirsin şehrin bir yerinde nefesiyle sesiyle bedeniyle varlığıyla yani en somut haliyle bulunmakta... Ölüm değildir ayrı düşüren; ama paya düşen bir ayrılık vardır heybende.

Öyle bir payki "Ölümü bile anlamsızlaştıran yaşanılacak her şey yaşansaydı eğer" dedirten.

Yarım kalmışlık... Hayallerde, gelecekte, gününde, sende... 

Demem o ki en zorudur yaşayan için varlıkta yokluk çekmek... Arasam orda, gitsem karşımda, tutsam eli elimde, baksam gözü gözümde... Var... Ama Yok... Yitip gidenler sayfasında her giden yarım kalmış cümle bırakırken peşi sıra ölüm denen olgu son vuruşu yapar  ve noktayı alır bitişine ;varlıkta yokluk yaşayanların cümleleri ise hep üç noktayla sonlanır ve her nokta bir kelimeyle özdeştir:Belki, Keşke,Eyvallah...Dün,Bugün,Eksik Gelecek... Sen,Ben,Yarım Yarınlar... 

Can Yücel ile başlanan ayrılığın somut yüzü aktarımında Nazım Hikmet'de üç noktanın doldurulamaz içeriğini anlatsın bize,

"Erkek kadına dedi ki: 
- Seni seviyorum, 
ama nasıl? A
vuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp 
parmaklarımı kanatarak 
kırasıya, 
çıldırasıya... 
Erkek kadına dedi ki: 
- Seni seviyorum, 
ama nasıl? Kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz, 
yüzde yüz, yüzde bin beşyüz 
yüzde hudutsuz kere yüz... 
Kadın erkeğe dedi ki: 
- Baktım  dudağımla, yüreğimle, kafamla; 
severek, korkarak, eğilerek, 
dudağına, yüreğine, kafana. 
Şimdi ne söylüyorsam 
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana... 
Ve artık 
biliyorum: 
Toprağın 
Yüzü güneşli bir ana gibi 
En son, en güzel çocuğunu emzirdiğini... 

Fakat neyleyim 
saçlarım dolanmış 
ölmekte olanın parmaklarına 
başımı kurtarmam kâbil 
değil! 
Sen 
yürümelisin, 
yeni doğan çocuğun 
gözlerine bakarak... 

Sen 
yürümelisin, 
beni bırakarak... 

Kadın sustu. 

SARILDILAR 

Bir kitap düştü yere... 
Kapandı bir pencere... 

AYRILDILAR... 


Unutulmamalıdır ki Bu tip ayrılıklarda da süreç;ölüm sonrası yaşanılan yas süreci ile aynı işleyişe sahiptir.Bu süreçte varolan tüm duygular bastırılmadan yaşanmalıdır; çünkü geriye atılan her içerik süreci uzatmakta ve kişiyi depresyon eşiğine sürüklemektedir.Vurgulanması gereken en önemli nokta ise hayat kalitesini düşürmeksizin yaşanılması gereken;sevilen kişinin kaybı sonucu duyulan en kederli,en doğal hissiyat olduğunun kabul edilmesidir.

 Temennim;pencerelerinizin açık olacağı ve yararında kararlar alabileceğiniz,ayrılıkların soyut ya da somut yüzünün soğukluğuna korunaklı gireceğiniz zamanlar sizlerle olsun😉

13 Haziran 2016 Pazartesi

Varlığın Yok Oluşu

   
Hayatı ilmek ilmek işleyip akışında yol alırken yolun sonunu çoğu zaman düşünmez veyahut düşünmekten alıkoyarız benliğimizi. Sarsıcı bir süreçtir çünkü kaçınılan, bana ve sevdiklerime hiç uğramayacakmış hissiyatı doğuran. 
Yaşadığımız olaylar çoğu zaman kontrol mekanizmamızda çarkı döndürmemizi sağlarken bazı dişliler bu akışı bozmakta ya da mekanizmanın işleyişi durmaktadır: Kapıyı çalan son nefes ile birlikte...bana ya da sevdiklerime...
Tam da bu nokta da kontrolsüzlük hakimdir akışa  yitip gidenin geride bıraktığı psikoloji ile. 

   Merhaba belki de hiç tanıdık olmayan süreç: Kayıp ve Yas
  Aslında insanların çoğunun konuşmaktan kaçındığı hüzünlü ve ağır bir konudur kayıp ve yas. Çünkü hepimiz genel haliyle hayata bağlıyızdır ve nefes alırken nefessizliiği düşün(ebil)mek nerdeyse imkansızdır; ölümden korkar, kendimizin ve sevdiklerimizin sonsuza kadar yaşayacağını varsayarız. Ancak er ya da geç ölüm yaşamımıza girer ve sevdiklerimizi yitiririz. Bu yüzden ölümle ve sonrasında yaşanan kederle nasıl başa çıkabileceğimizi öğrenmek önemlidir.
Yas; dem vurulan yokluk olgusu ile karşılaşıldığında keder içinde yaşanan sürectir. Kaybı kabul etmemiz, kendimizi toparlamamız zaman alır ve "hiç bitmeyecekmiş" gibi görünen acı dolu bir dönem geçiririz. Bir insanı kaybetmenin ve kaybının acısını çekmenin yaşamın doğal bir parçası olduğunu anlamaya çalışmak yas süreci kolaylaştıracak etmenlerdendir.
Ne var ki iki kavram hakkındaki ayrıma da değinmek önem arzetmektedir: Yas süreci ve Depresyon. 
Yas Süreci adım adım yaşanılması gereken en doğal tepkidir. İçerisinde barındırdığı duygu durum aşamları ve en genel hali ile başetme yöntemleri ise şöyledir:

1-İnkar ve şok. Başlangıçta, sevilen birinin ölümünü kabul etmek zordur, ölümün gerçekliği inkar edebilir.
👉Yakınınızın ölümüyle ve genel olarak ölümle ilgili duygularınızı yakınlarınızla paylaştıkça, kabullenmek kolaylaşır. 
2-Pazarlık. Çoğu kimse ilahi bir pazarlık yapmaya çalışır. Bu pazarlıkta, genellikle yaşamın eğlenceli ve zevkli bir bölümü, kaybedilen insanın geri gelmesi için sunulur. Burada bir çeşit inkar durumu söz konusudur. 
👉Yapılan hiç bir hesabın yaşananı değiştirmeyeceği kaybın gerçekliği kendisini gösterdikçe fark edilir. 
3-Kızgınlık. Sizi geride bırakıp gittiği, yaşamdayken yaptığı ya da yapmadığı şeyler için ölene kızgınlık duyabilir. Ölen birine kızgınlık duymak kişiyi dehşete düşürebilir.
👉Olanları kabul etmek ve paylaşmak  zaman içinde acıyı hafifletecektir.
4-Suçluluk. Bir yakınınızı kaybettiğinizde, onunla yaptığınız ya da yapmadığınız şeylerden ötürü pişmanlık ve suçluluk hissedebilirsiniz. 
👉Unutulmamalıdır ki; Yaşananlar değiştirilemez hata yapılmış dahi olsa insani yanı kabul edip,  kişinin kendisini AFFETMESİ gerekmektedir.
5-Adalet arama. “Neden ben?” Aşamasıdır.  Ölümün adaletsizliğine karşı çıkılır ve yaşanılan kaybın bir şeyin bedeli olup olmadığını sorgulanır.
 👉Bu noktada ölümü yaşamın akışının bir parçası olarak görmeye çalışmakta fayda vardır. 
6-Yalnızlık. Kayıp nedeni ile sosyal çevreden ve önceki yaşantıdan kendini çekmekle oluşan değişiklikler, kendinizi yalnız ve korku içinde hissetmenize neden olabilir. 
👉Bu süreçte olabildiğince dirayetli olup kişinin kendisini anladığını düşündüğünü insanlarla acısını paylaşması etkili yöntemlerden bir tanesidir. 
7-Kabullenme. Unutulmamalıdır ki bu yokluğu getiren gidişi kabullenmek;kaybedileni unutmak ya da önemsememek değildir.
👉Durumun gerçekliğini algılayıp teslim olmak  yaşanılan duygu ile başa çıkmayı kolaylaştıracaktır.
 ...
 Varolan yas süreci bu adımları takip ederken kayıp ardı doğal bir süreçtir. Depresyon ise, Yaşantılanan dönem ve oluşturduğu duygularla başedememe sonucunda;ruh halinde düzensizlikler, yalnızlık duygusu ve sosyal çevreden uzaklaşma,uyku düzeninde problemler ve iştah kaybı  gibi semptomlar bunu izleyebilir. Yas tutan biri olarak eski halinize dönmek ve sosyal çevrenizde olup bitenlerle eskisi gibi ilgilenmek zaman alabilir. Burada zaman olgusu depresyonun önemini vurgulamaktadır.Sürecin uzaması halinde (3-6 ay) bir uzman desteği almak gerekmektedir. 
Tüm bu bilimsel yaklaşım aklımızın bir köşesine kazınırken benim demem o ki; 
Her duygu gibi hüznün yüzü de en doğal haliyle yaşanabilmeli. Yitirilen bir beden değil bir ömürdür aslında. Somut olan göçüp giderken ve üstat Yahya Kemal'in de dile getirdiği gibi gidenler memnun ve dönen yokken seferinden;geride yokluğun ihtivasında varolan tek somut;tutulan yasın yaşıdır.
Yitip gidenin bıraktığı duygu mirasını(!) zamanında;zamanı ile yaşamaktır olması gereken. Çevredeki insanlara düşen ise boş telkinler (ölenle ölünmez , vakti gelmiş vb) yerine ve hatta belki de konuşmak yerine sessizliği paylaşmaktır, sessizliğin dili ile desteklemektir. Çünkü kişi bu sürecinde telkinleri bilip dinlemekte lakin duymamaktadır boş oluşu da bu sebepledir. 
Sessizliğin dili demişken kayıplar sadece yokluk/ yok oluş içerisinde midir? Ya da varlıkta yokluk yaşayanların durumu farklı mıdır? 
Bir sonraki yazımızda varlığında yokluğunu yaşadıklarımızın duygu ve düşüncesini ele almak üzere ;)




31 Mayıs 2016 Salı

Yaşamın Özeti:Duygu,Düşünce,Davranış

Yaşamın avcumuzdan akıp gittiği zamanlara çok değer biçer anlata anlata biteremeyiz.Geçmişimiz değerlidir ama gelecek daha gelmeden hayallerimizi layığınca süslemez; belirsizliklerden çekinir Keşkelerimiz ve Belkilerimizle çerçevesini çizeriz...
Psikoloji Bilimi aslında -kanaatimce -Keşkelerin yorduğu yoğurduğu yorgunlukların belkilerin belirsizliğinin alt metnindeki analizidir çoğu zaman...
Dinlediğim şahit olduğum her hikaye bir keşke barındırırken bünyesinde beraberinde belkileri de sunar önümüze...
Tüm bu hikayelerde hem psikolog hem sosyolog kimliğim ile gözlemlediğim iletişime geçemeyişimizdir genellikle;en çok da kendimizle. İç sesimizle duygu ve düşüncelerimizle yüzleşemeyişimiz; kaçışlarımız...
İletişimin hep diyolog yanından dem vurur sağlıklı iletişim için gerekli şartları sıralarız. Peki ya kendimizle yaşadığımız iletim hali?  Monolog yaşamı sunan şu günümüz dünyasında en önem arzeden kısmını nekadar önemseyip ele alıyoruz?Duygumu Düşünceme;Düşüncemi Duyguma nasıl aktardığım?
Aslında varolan düşüncelerimizi düşünmez;duygularımızı ise duymayız hayat deden yaşam gailesinde. Hepimiz bir koşuşturma halindeyiz: iş, aile,maddiyat, maneviyat...
Nereye nasıl niçin gidiyoruz?
Mesela hiç sorgular mısınız "Benim yaşama amacım ne?"diye....
Amacımızı belki de çoğumuz bilmezken en vicdansız şekilde sorgular en çok da kendimizi yargılarız hiç düşünmeksizin.
Burda niçin neden bu davranışı sergiledim neden bu duyguyu hissettim vurgusuna kendimizi kaptırmaksızın.En zor olanını gerçekleştir yargılara,kızgınlıklara,nefrete sığınırız... 
Evet,zor dedim;çünkü 3D kuralında(Duygu/Düşünce/Davranış) bu yaşam ve anlayış şekli en yorucu olan süreci getirir peşi sıra. Her olumsuz yaklaşım mıknatıs gibi çeker bir diğer olumsuzu... 
Sözün özünü ünlü düşünür Mahatma Gandhi ne de güzel özetlemiş Hayat çerçevemiz için;

 

""SÖYLEDİKLERİNİZE DİKKAT EDİNDÜŞÜNCELERİNİZE DÖNÜŞÜR,
DÜŞÜNCELERİNİZE DİKKAT EDİNDUYGULARINIZA DÖNÜŞÜR,
DUYGULARINIZA DİKKAT EDİNDAVRANIŞLARINIZA DÖNÜŞÜR,
DAVRANIŞLARINIZA DİKKAT EDİN, ALIŞKANLIKLARINIZA DÖNÜŞÜR,
ALIŞKANLIKLARINIZA DİKKAT EDİNDEĞERLERİNİZE DÖNÜŞÜR,
DEĞERLERİNİZE DİKKAT EDİN KARAKTERİNİZE DÖNÜŞÜR,
KARAKTERİNİZE DİKKAT EDİN, KADERİNİZE DÖNÜŞÜR""

Demem o ki; Söylemlerimiz, düşüncelerimiz bakış açımızı etkilerken hayatın akışı yakalamak kendi elimizde. 
Kader dediğimiz ise  Şems Tebriz-i' nin anlatımında gizli yine benliği vurgularcasına:
"‘Kaderin ne olduğunu anlatamam; ama ne olmadığını anlatabilirim: Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten 'ne yapayım kaderimiz böyle’ deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir……

Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında acizsin… ’"

Mutlu HaftalaR





28 Ocak 2016 Perşembe

DOĞRU BİLDİĞİM YANLIŞLARIM MI VAR❓


  Önce iki kişi birleştirir hayatı ortak paydada; derken bir birey gelir dünyaya iki kişinin ortaklığında. Oluşan Evlilik Kurumu ve sözleşmesi yerini Aile Kurumuna bırakırken yeni imzalar atılır görünmeyen yüzeyde. 
Aile içerisindeki konumlara ait isimler de değişmiştir artık roller de... ANNE BABA rolü beraberinde yepyeni sorumluluklarla da tanıştırmıştır bireyleri.İLKler herdem sancılıdır,bu sebeple ilk çocuk ile bilinmezliğin sancılarını yaşar anne babalar, ikinci Merhabalar daha tanıdıktır artık ilke nazaren. 
  Tüm bunlar çerçevesinde aile toplumsal anlamda büyük önem arzederken bireylerin ruh sağlığı ve bu sağlığı destekleyici koruyucu ve önleyici çalışmalar da bir okadar önem arzeder. Bilinçlendirme ve Farkındalığı arttırma bu çalışmalarda hedef alınan başlıklardan sadece iki tanesidir. 
Aile içi iletişimde takındığımız ve sürdürdüğümüz tutumlar hem bireysel hem de aile üyelerinin toplu sağlığı için değinilmesi gereken bir diğer  önemli noktadır. 
  Peki tutum ne demektir? 
  Bireyin nesnelere fikirlere kişilere ve olaylara ilişkin duygu düşünce ve davranış eğilimidir.  
En küçük toplumsal yapı diye nitelendirdiğimiz aile içi tutumlarda ise eşler arası ,anne/baba-çocuk ve kardeşler arası tutum;iletişimin sağlıklı olması ve ilerlemesi için mihenk taşıdır.
  Hayatın keşmekeşliğine ek olarak teknolojinin de  modern toplumlara ve bireylere sunduğu hızlı(!) yaşamın yorgunluğu,tahammülsüzlüğü,anlaşmazlıklarıbireylerin yaşam akışına,akıştaki iletişimlerine zarar verebilmektedir. Dış dünyada sürdürdüğü iletişiminde yorulan birey evdeki iletişimine de bu yorgunluğunu yansıtabilmektedir. Bu çerçeve de aşırı baskıcı ebeveyn tutumu, aşırı kollayıcı koruyucu tutum,İlgisiz duyarsız ebeveyn tutumu ve DEMOKRATİK tutum aile içi iletişimde ebeveyn tutumları olarak literatürümüze girmektedir.  
.Aşırı Baskıcı Ebeveyn Tutumu:Çocuğun istek ve talepleri duygu ve düşünceleri otoriter tutum da dikkate alınmazken eleştirel bir üslub göze çarpmaktadır.
.Aşırı Koruyucu Ebeveyn Tutumu:Geç kavuşulan veya tek çocuk olan ailelerde aşırı kollayıcı koruyucu yaklaşım çocuğa hayat tecrübesi kazanma fırsatı sunamamaktadır,çocuğun büyüdüğü gözden kaçan noktalardandır. 
.İlgisiz Ebeveyn Tutumu: Çocuğun ilgi ve gereksinimlerine kayıtsızlık hakimdir verilen tepkiler oldukça düşüktür.Çocuğun ruhsal durumu ve okul başarıları kısacası çocuğun gelişimiyle ilgilenmezler.
.Demokratik Ebeveyn Tutumu ise çocuğu birey olarak kabul eder, çocuğa öğüt verme yerine yapması gereken davranışlar açıkca belirtilir."Netlik ve Kabul" vardır ve iletişim demokratik yollarla kurulmaktadır.
Sesimizin tonu ve içeriği nasıl ki bize dönüyorsa dağın en zirvesinden seslendiğimizde, hayata da nasıl sesleniyorsak yankısını  öyle almaktayız ve aslında ektiğimizi biçmekteyiz. Bir çocuğa farkında olarak vaya olmayarak neyi nasıl veriyorsak ilmek ilmek işliyerek, UNUTULMAMALIDIR Kİ karşımıza çıkan tüm bu nakışların eseri olacaktır.
Yani Demem O Ki; yankının kulakta hoş tınısı için güzel tını sunmak lazım yaşanılmışlıklara.Haftaya ebeveyn tutumlarının çocuklar üzerindeki olumlu olumsuz etkilerini incelemek,tınıların ahengini konuşmak üzre buluşuyor olacağız.
Huzurlu Haftalar